• https://www.facebook.com/nedim.taktak
  • https://twitter.com/nedimtaktak

Mehmet Fırat Pürselim’in yeni kitabı Sakarmeke, İthaki Yayınları tarafından yayımlandı.

Mehmet Fırat Pürselim ikisi öykü, biri roman, biri gençlik korku romanı ve biri de çocuk öyküsü türünde yazılmış 5 kitabın müellifi. Yazar aynı zamanda BirGün Kitap, Evrensel gazetesi, BirGün gazetesi, Yeşil Gazete, Kitap Eki gibi mecralarda edebiyata ilişkin yazılar ve incelemeler kaleme almakta. Hayat Apartımanıadlı öykü kitabı 2012 Naim Tirali Öykü Ödülü’ne layık görülen, yine bir öykü kitabı olan Akılsız Sokrates ile 2017 Türkan Saylan Sanat Ödülü’nü ve 2017 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazanan Pürselim yeniden bir öykü kitabıyla okurun karşısında.

Kitaba adını veren sakarmeke bir kuş türü. Adıysa yalnızca kitabın kapağında geçiyor. Fakat bu sizi yanıltmasın. Kitapta yer alan öyküler cıvıl cıvıl kuşlarla dolu. Bunlardan turna, serçe ve martı öykülere adını veren kuşlardan. Onlardan bağımsız bir şekilde de birçok sayfaya kuşları yerleştirmiş Pürselim. Örneğin “Ufak Bi’ Teslimat” başlıklı öyküde yer alan başkişinin işvereni “kuş gibi havalanır”, “Serçe”de evlatlık olduğunu öğrenen genç kız annesini “kumru” olarak hayal eder. “Erektus Kalesi”nde, “Ne cevap vereceğini düşünen bir kukumav kuşu gibi gittiği Sultan’ın huzurundan huzurlu bir kartal gibi kanat çırparak ayrılır” anlatıcı. (s. 119) “Martı Avcısı”nda Abdül, “suçlu olmadığı halde kafeslenen kuşlar gibidir”, “Afgan dağlarının kartalı, İstanbul’un sakası gibi tutuklanmıştır.” (s. 155) Azad ise bir “boyalı kuş”tur. Yahut “Kitle”de öykünün başkişisiyle annesi arasında geçen diyalog, mevcut durumu kuşlar üzerinden ele alır:

“‘Geçer yavrum’ dedi. ‘Geçmez sanırsın ama bir sabah uyanırsın ki kuş kadar hafifsin. İçindeki sıkıntı ne zaman almış başını gitmiş, düşünürsün de bulamazsın.’
‘Kuşların da içi sıkılır mı anne?’
‘Sıkılmaz mı kuzum? Sıkılmasa neden başlarını alıp oraya buraya gitsinler?’
‘Geçer mi sonra?’
‘Geçer elbet. Hani yükselirler, yükselirler sonra süzülmeye başlarlar ya… İşte o zaman bil ki ferahlamışlardır.’” (s. 102)

“Turna” ve “Serçe” başlıklı öyküler ise “kuş olmayı”, “kuş gibi özgür olmayı” odağına yerleştirmiş öyküler. Kitabın kısa öykülerinden olan ve Nevzat Süer Sezgin’e ithaf edilmiş “Turna”, aynı muhasebe bürosunda çalışan iki kadına odaklanıyor, aralarında geçen diyaloglar üzerinden ilerliyor. Bu kadınlardan birinin, Turna’nın martıların şehirde insanlar gibi evleri mesken tutmasına duyduğu hayretle açılıyor öykü. Bunaldığında pencereden dışarıyı izleyen Turna’nın gözleri hep kuşların üzerinde. Kargalara çok kızıyor mesela, kumruları evlerinden kovdukları ve onların yerlerine bir güzel kuruldukları için. Yelkovan kuşlarının yalılarda ölenlerin huzursuz ruhları olduğuna inanıyor. Hiç serçe yuvası görmemiş olduğu için üzülüyor. Kapalı kapılar, çekilmiş perdeler, penceresiz odalar canını sıkıyor, “içindeki kuşlar ölüyor” çünkü. Öykünün anlatıcısı konumunda yer alan iş arkadaşı, “ablası”, şöyle tanımlıyor onu:

“Gerçekten de içinde bir kuş sürüsü vardı sanırım: Serçe gibi az yerdi, puhu gibi çok düşünürdü, leylek gibi hep gökyüzüne bakardı, bazen güvercin gibi hüzünlü olurdu.” (s. 48)

Öyküde metinlerarası bağlantılar da mevcut. Kafka’dan yapılan “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” alıntısı Turna’nın dilinden dökülüyor. Ayrıca Turna’nın masasında öylece duran bir kitap olarak Mantıku’t Tayr’ın adı geçiyor. Bilindiği üzere, Mantıku’t Tayr kuşlar üzerinden ilerleyen ve tasavvufi yaşamı onlar vesilesiyle anlatan, sembolik bir eser. Bu niteliğiyle öykünün yalnızca maddi yönünü de beslemekle kalmıyor. Kafes aramaya çıkmış kuşlara benzeyen iş arkadaşlarının öyküsünün sonuna geldiğimizde, Turna’nın “görkemli kızıl kanatları”nın gölgesinde farklı anlamlar kazanıyor...

Hacimli öyküler arasında olan “Serçe” Yeşilçam filmlerini aratmayan bir kurguya sahip. Öykünün sonlarına doğru gerçek adını öğrendiğimiz Gülten, namıdiğer Serçe evlatlık alındığını öğrendikten sonra biyolojik annesiyle olan karşılaşmaları üzerine türlü senaryolar üretmeye başlıyor. Bu senaryolar öykünün temel kurgusuyla birlikte ilerliyor. Kimi zaman olay örgüsünden kopup Serçe’nin senaryolarına dalıp gitmiş buluyoruz kendimizi. Bir nevi kurgu içinde kurgu. Öte yandan, “serçelerin kumruların yavrusu olmadığını öğrenmesi”, evlatlık alındığını öğrendiğinden daha çok yakıyor canını Serçe’nin. Çünkü o ürkek bir kuş.

Zayıflamak istiyor Serçe; zayıflamak, evlenmek ve ünlü bir şarkıcı olmak. Böylece zengin olacak, çünkü annesinden “fakir fakir” hesap soramaz. Bu uğurda kendine fiziksel zarar bile veriyor. Zayıflama hapları kullanmayı kafasına koyduktan sonra ise olanlar oluyor. Esprili bir dile sahip olan öyküye Hakan Peker, Nadide, Müslüm Gürses, Edis gibi isimlerin yanında Dost Yoğurt, Kemal Tanca ayakkabı, Ikea vazoları gibi unsurlar da eşlik ediyor. Pürselim güncel ve popüler detaylar eklemiş öyküsüne. Benzer detayları “İlgi” başlıklı öyküde de görüyoruz. Serçe’nin öyküsü ise annesinden dinlediği bir masalla sonlanıyor; “pepuk kuşu”nun masalıyla.

“‘Anne, keşke ben de kuş olsaydım’ diyorum.
Yanağımı ellerinin arasına alıp öpüyor.
‘Serçeler kumruların yavrusu olsa ne güzel olurdu, değil mi?’ diye soruyorum.
‘Zaten serçeler kumruların yavrusu tatlım’ diyor.
Ama olmadığını öğrenmiştim bir kere.
Annem uyanmasın diye kıpırdanmadan sabaha kadar tavanı seyrediyorum.” (s. 85)

“Ledli Zaman Hikâyesi”, “Atatürk Yalnızlığı” ve “Martı Avcısı” kitabın eleştirel yönünü besleyen öyküler. Bu öykülerde toplumsal meselelere değinmiş Pürselim. “Geceleri aydınlık gitgide büyüyordu…” (s. 16) cümlesiyle açılan “Ledli Zaman Hikâyesi”nde, anlatıcının kendisine gelen faturadaki “Sokak Aydınlatması” bölümünü görmesiyle başlıyor her şey. Sokaklara yerleştirilen ledli lambaların sayısı her geçen gün artarken insanlar uyuyamaz, rüya göremez, hatta zamanla büsbütün göremez oluyor. Bu atmosfer, temposu gittikçe yükselen bir distopyayı andırıyor. Ki yazar da öyküdeki gerilimi aşama aşama yükseltmiş. Lamba sayısı arttıkça faturalara yansıyan miktar da artıyor, uykusuzluk arttıkça toplumun düzeni bozuluyor. Düzen bozuldukça bazı pratik çözümler üretiliyor. Bu çözümler oldukça manidar. Önce “at gözlüğü” dağıtılıyor insanlara. Çalışırken kullanmak “zorunlu değil ama mecburi”. İlk zamanlarda uyumaya yardımcı olan bu gözlükler zamanla insanların gözlerini kaybetmesine sebep oluyor. Sonrası ise uyuşturucunun hüküm sürdüğü bir kaos ortamı. Pürselim’in yaratıcılığının ürünü olan “KGS: Kişisel Gün Sistemi”ne geçilmesiyle birlikte tüm insanlar yalnızca kendilerine ait bir düzende geçirmeye başlıyor günlerini. Sonunda anlatıcı bir ansiklopedinin maddeleri arasında arıyor güneşi, onu ancak okuyarak deneyimleyebiliyor...

“Atatürk Yalnızlığı” henüz adından başlayarak dikkat çekiyor, merak uyandırıyor okurda. Giriş paragrafı da bir o kadar ilgi çekici. Henüz bilmiyoruz kitapların yakılacağını, kitapçıların yıkılacağını yahut insanların üstlerine yapışmış “etiketler” yüzünden cezalandırılacağını:

“Günler boş bir defterin sayfaları gibi geçerdi ve sen tek bir satır bile yazamadan sayfaları çevirirdin. Sonra içine bir Atatürk yalnızlığı düşerdi. Başı fesli kalabalığa, 'Efendiler, buna şapka derler. Başa giyilir' diyen devrimcinin bir başınalığı… Kaç kez aklından geçirmiştin, raflardan Şato’yu, Dava’yı, Zamyatin’in Biz’ini kapıp kapının önüne çıkmayı, 'Efendiler, buna kitap derler. Okunur. Zihin açar' demeyi… Ağaç altlarına atılmış bankların gölgesinde uyuklayanların tek gözkapaklarını kaldırıp ağızlarını iki kez açıp kapattıktan sonra uykularına devam edeceklerini bilmesen bunu yapardın.” (s. 148)

Kasaba sakinleri kitapları yakarken “sen dili”yle konuşan ve öykü kahramanının başına gelenleri aktaran anlatıcı birçok ünlü eseri zikrediyor: Körlük, 1984, Hayvan Çiftliği, Mülksüzler, Yerdeniz Üçlemesi, Dönüşüm, Cesur Yeni Dünya... Pürselim, özellikle “meselesi olan” kitapları seçmiş, yerleştirmiş metnine. Ursula Le Guin’in kitaplarının kahramanın eline nasıl ulaştığının anlatıldığı satırlar yine oldukça manidar. Zamanında “kitap okuduğu için” teslim olmayan bir adam bahsediyor Yerdeniz Üçlemesi’nden ona. Sonunda “kitap okuduğu için” etkisiz hale getirildiğinde, kitaplarla dolu poşetlerini yutuveren bir adam da tutup kitapçıya getiriyor:

“Özel koleksiyonuymuş… Güya… ‘Ne verirsin bunlara?’ diye sormuştu.
Lağımda oynaşan bir kemirgene bakar gibi bakmıştın suratına. Onun maskesinin kaşı bile oynamamıştı.
En Uzak Sahil üstte duruyordu, 72. sayfadan itibaren kan lekeleri…
Gözünün önüne tutmuş, ‘Sonunu öğrenememiş’ demiştin.
‘Ne saçmalıyon, Allah’ın manyağı?’ diyerek apar topar poşetleri alıp gitmişti.
Ursula seni bırakmamıştı, yanında kalmıştı.” (s. 151)

Adım adım ilerliyoruz. Kahramanın da “kitap okuduğu için” hain ilan edildiğini, eskiden “komünistin oğlu” olarak anılırken, zamanla “hain”liğe terfi ettiğini öğreniyoruz. İronik bir şekilde, bu kasabanın sevgisi de, kitap sevgisi de kendisine babasından miras kalmış kahramanın. Bu sevgiyle açmış kitapçısını. Sonunu getireceğini bilmeden... Öykünün son bölümünde okuru gerçeklik algısıyla oynayacak bir sürprizin beklediğini de söylemek mümkün. Kahramanın insan mı yoksa bir kitap mı olduğunu düşünmeden edemiyor insan.

“Martı Avcısı”, yine toplumsal bir meseleye, mültecilik problemine eğilmiş. Memleketlerinden kaçanlar, karşılarına çıkan ilk tekneye atlayıp kaçanlar, denizde kaybolanlar, sağ kalanlar fakat hakikaten yaşayıp yaşamadıklarını anlayamayanlar... Günümüzde sınırlar arasında sıkışıp kalmış, evsiz yurtsuz yüzlerce insan var. Pürselim bu probleme temas ederken mültecilere nasıl davranıldığından, yaptıkları işlerin karşılıklarını alamayanlardan, ancak “ölmeyecek kadar” yemek yiyebilenlerden, mülteciliği oyun zanneden çocuklardan, kurulan hayallerden bahsetmiş. Yer yer vurucu cümleler kullanmış:

“Daldan düşen bir narın taneleri gibi denize saçılanların çoğunun can yeleği bile yoktu. Dualarla örülmüş anne işi yün yeleğin koruyuculuğu da bir yere kadardı.” (s. 159)

“Hassan’ın söylediğine göre, sınırda vurulmadan İran’a girerlerse beş-altı ay gözaltında tutulduktan sonra karşı operasyonla Türkiye’ye geri postalanırlardı. Şansları yaver gider de üç beş bebek denizde boğulursa, onların karaya vurmuş bedenleri de teşhir edilirse, Avrupa insafa gelirdi.” (s. 164)

Öykünün sonunun bir kuşluk vaktine isabet ettiğini ve bu sona kuşların eşlik ettiğini de söyleyelim. Öte yandan, “Erektus Kalesi” başlıklı öyküyü de erkeklik-kadınlık kavramlarını ele aldığı için yine toplumsal meselelere eğilen öyküler arasında gösterebileceğimizi de ekleyelim.

Kitapta hüznün kuşları da var elbette. İlk öykü, “Her Vakit” onlardan biri. Yarım kalanları, yaşanamayanları odağına alan öykü Duygu ve nenesi arasındaki ilişki üzerinden ilerliyor. Yahut “Bekledim de Gelmedin”, adından da hissettiriyor hüznünü. Sevmek ve sevilmek arasındaki farklara, insanın yapabileceği fedakârlıklara temas ediyor.

Son olarak, yazarın öykülerinde dikkat çeken bir hususun da konuşma diline, hatta günümüzde popüler olan “yazışma dili”ne yakın ifadelere yer vermesi olduğunu söylemek mümkün. Hatta “emojiler” bile kullanmış Pürselim. Marka adlarına, yazar ve eser adlarına, ünlü yıldızların adlarına, teknolojik unsurlara, dönüştürülmüş ifadelere yer vermiş. Geçmişle bugünü harmanlamış, nostaljik olanla güncel olanı aynı potada eritmiş. Bu birçok öykü yazarının kaçındığı bir durum. Öte yandan, “risk almak” olarak da değerlendirilebilir.

Kuşların kanatları üzerinde yükseliyor Sakarmeke’deki öyküler. Yer yer güldürüyor okurunu, yer yer düşündürüyor. Bazen kafesteki bir serçe gibi görüyoruz öykü kişilerini, bazen gökyüzünde süzülen bir kartal gibi. Bu kitapta kumrularla martılar yan yana kanat çırpıyor...



81 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın