• https://www.facebook.com/nedim.taktak
  • https://twitter.com/nedimtaktak

Ödüllü yazar Ling Ma’nın Salgın isimli romanı Sıla Okur’un çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından okurla buluştu.

Salgın dönemleri geçmişten bugüne gerek edebiyat gerekse diğer sanat kolları için ilham ve verim kaynağı olmuştur. Ders kitaplarında öykü ve roman türlerinin atası olarak okutulan “Decameron” isimli eser 14. yüzyılda yazılmış olup yazarı Boccacio’nun Avrupa’daki veba salgınından etkilenmesiyle kaleme alınmıştır. Kitabın konusu veba salgınından kaçan 10 kişinin 10 gün boyunca birbirlerine anlattıkları çeşitli hikâyelerdir. Öte yandan veba salgını resim sanatına “ölüm dansı” olarak tabir edilen, vebalıların kasılarak ölmelerinden yola çıkarak insanların genellikle iskelet olarak betimlendiği bir türe kaynak olmuş.

Günümüze yaklaştığımızda ise Albert Camus’den Margaret Atwood’a kadar pek çok yazar salgın temalı romanlar ortaya koymuş. Ancak bu romanlar çok katmanlı. Mesela, Camus’nün Veba’sında arka planda Hitler dönemi hicvedilirken, Atwood’un Antilop ve Flurya’sında ekolojik dengeyi hiçe sayarak dünyayı yok eden insanoğlunun kökünü ürettiği bir virüsü yayarak kazıyıp laboratuvarda yarattığı doğaya uyumlu farklı bir insan türünü dünyaya egemen kılmak isteyen bir bilim insanı göze çarpar. Bu bağlamda salgın teması birtakım siyasi, askeri, ekolojik, sosyolojik vb. durumları irdelemek için bir arka plan oluşturur. İşte Ling Ma’nın romanının özünü oluşturan Çin kökenli Shen Humması da sosyolog Immanuel Wallerstein’ın şeker kamışı ekiminden hareketle belirttiği üzere endüstriyel üretime geçişle beraber 16. yüzyıldan beri var olan kapitalist sistemin şekillendirdiği modern dünyanın çıkmazını vurgulamak için bir zemin oluşturmakta.

Bir tür mantar enfeksiyonu olan ve mantar sporlarının solunmasıyla kapılan bu humma türünü kuluçka evresinde tespit etmek zor fakat iki-altı hafta sonra hastalık iyice belirginleşiyor. Hastalığın kuluçka döneminden sonra kişiler gündelik hayatlarında ezberledikleri herhangi bir alışkanlığı sonsuz bir döngü içerisinde devam ettirerek yavaş yavaş ölüyorlar. Yaşayan ölülerden farkları yok aslında. Öte yandan salgın döneminde teknoloji önemini yitirmiş, kırışıklık kreminden akıllı telefona kadar endüstriyel teknoloji ürünlerinin hiçbiri, hatta dijital çağı hazırlayan keşif olan internet dahi işe yaramaz hâle gelmiş:

“İnternet, zamanın yassılmasıdır. Geçmişin ve bugünün aynı düzlemde var olduğu bir yerdir. Ancak oransal olarak bakarsak ve ben bu sözleri söylerken bile bugünün geçmişe dönüşerek kemikleştiğini düşünürsek, belki internetin neredeyse tümüyle geçmişten ibaret olduğunu söylemek yanlış değil. Geçmişle iletişmek için gittiğimiz yer.”

Bu sözlerin sahibi, romanın başkahramanı Candace Chen’in içinde bulunduğu hummadan etkilenmeyen grubun lideri, Bob. Zaten Bob, internetin geçmişe ait olduğunu ve salgın döneminde hayatta kalmak için şimdide kalmak gerektiğini her fırsatta vurgular. Üstelik, teknolojiyi sorgulamakla kalmaz, romantizm akımını andıran bir duruşla mistisizmi ön plana çıkarır. Bu grubun “seçilmişler” olduğunu söylemektedir. Candace’ın hamile olduğunu öğrenince de bunu bir uğur işareti addeder. Yine de acımasızdır zira hummalıları gözünü kırpmadan öldürür. Bunu, onları sonsuz döngüden kurtarmak için yaptığını söyler. Bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Hummalıların kendilerini öldürdükleri alışkanlıklar aslında günümüz dünyasının insanlara direttiklerinden ibarettir. Bir kadın yüzüne krem sürerek kendini ölüme terk eder, öbürü sürekli kıyafet deneyerek, bir adam ise televizyonda “zap” yaparak. Romanın arka planında her ürünün orijinal isminin zikredilmesi aslında etrafımızın modern dünyanın endüstriyel ürünleriyle kuşatıldığını fakat günlük hayatımızda bunun farkında olmadığımızı vurgular. Modern bireyin hayatının bir kısmını uyuyarak, bir kısmını doğal ihtiyaçlarını karşılayarak, geriye kalan kısmını da bir kısır döngü içerisinde çalışıp “daha” ve “en” sıfatlarını içeren metalara ulaşmaya çalışarak geçirdiği göz önünde bulundurulursa onun bu hâlini de göremediğimiz bir salgın olarak nitelemek yerinde olacaktır. Nitekim, Varlık ve Hiçlik kitabında Sartre da bunun altını çizer. Bireyin aslında bir oyun dünyasında yaşadığını, kendini kandırdığını ve bu yüzden de bir türlü kendini gerçekleştiremediğini belirtir. Bu terim, düz çevirisiyle “kötü iman”, hakiki çevirisiyle “gaflet” olarak adlandırılmakta. Sartre, “gaflet” tabiriyle Freud’un bilinçdışını sihirli bir yelpaze olarak gördüğünü, insanın aslında kendi kendini kandırma mekanizmasının her daim devrede olduğunu vurgular. Bu yüzden çoğu insan kendine aykırı seçimleri kabullenmek için çeşitli mazeretler üretir. İşte insanın bu mekanizması kapitalizm çarkının dişlerini döndürmeye yarar.

Günümüzün önde gelen filozoflarından ve kültürel teorisyenlerinden Byung Chul-Han ise, Eros’un Istırabı’nda bireyin bir “başarı öznesi”ne dönüştüğünü, bu sebeple neoliberal sistem içerisinde kendi kendini tüketmeye şartlandığını açıklar. Ancak Han, bu açıklamaya girişmeden önce Foucault’nun neoliberalizmi kısmen olumladığı “homo economicus” tipi insana karşı çıkar. Zira Foucault, her pandeminin bir iktidar değişimine yol açtığına dikkat çekmiştir. Cüzzam ortaya çıktığında Avrupa’da cüzzamlıları öldürmeyi legal kılan, onları toplu halde ölüme terk eden bir devlet yapısı varken veba salgınında devlet artık nüfus sayımıyla birlikte vatandaş hakkında bilgi toplamaya başlamış, karantina modelini kullanmıştır. Cüzzam salgınındaki gibi hastaları yok etmek yerine salgınla başa çıkabilmek için bir strateji geliştirmeye çalışmıştır. Böylece, kişisel veriler yavaş yavaş toplanmaya başlamış, modern zamanda ise devlet makro ölçekte bir “panoptikon” haline gelmiştir. İnsanlar devletin varlığını çeşitli semboller üzerinden sürekli hissetmekte ve kendilerine ket vurmaktadırlar. Neoliberalizmin görece özgürlüğünden doğan “homo economicus” Foucault için olumlu bir model arz etse de dijital çağda artık bu modelin yok olduğunun altını çizer Han. Ona göre artık devletin “panoptikon” modeline ihtiyacı kalmamış, aksine insanlar sosyal medya üzerinde kendi bilgilerini bile isteye kullanıma sunmaya başlamışlardır. Sosyal medya, insanlar arasında örtük bir rekabet yarattığı için insanların metaya olan istenci artmıştır. Üstelik insan, kendini bir başkasında görerek bir nevi köle-efendi ahlakı içerisine girmiş, “çıplak hayat” bataklığına saplanmıştır. Neoliberalizmin “becermeye, başarmaya” dayanan vaatleri bireyin “gaflet” mekanizmasını körükler. Yine bu umut yüzünden çıplak hayatın sınırlarını aşmayı, tehlikeye atılmayı göze alamaz, mantıklı arzulardan kurtulamaz. Bu noktada, “Arzu artık bilinçdışı aracılığıyla değil, bilinçli bir seçim aracılığıyla belirlenmektedir.” diyor Han.  Bu arzuların kaleleri de vitrinleriyle, ışıklarıyla, kalabalığıyla, gökdelenleriyle modern şehirlerdir. Nitekim, romanın sonlarına doğru bu kısır döngü ete kemiğe bürünmektedir:

“Şehirde yaşamak, şehrin inşa edilmesine sebep olan hayatı yaşamaktır; onun programına ve ritmine ayak uydurmaktır; sabah ve akşam saatlerinde senin gibi işe gidip gelen kalabalıkların arasında sana çizilmiş yolu yapmaktır. Şehirde yaşamak, nimetlerinden yararlanmaktır. Restoranlarında yemek. Barlarında içmek. Mağazalarından alışveriş yapmak. Belediye vergisini ödemek. Evsizine sadaka vermek. Şehirde yaşamak, imkânsız düzeninin bir parçası olup aynı zamanda da onu yaygınlaştırmak demektir. Sabah uyanmak. Erkenden işe gitmek. Aynı zamanda da o düzenden zevk almaktır; yoksa kim ister her gün aynı rutinleri tekrarlamayı?”

Tek cümleyle özetlemek gerekirse Salgın, böyle bir arka plan çizerek okuru, hayatı ve kendini sorgulayarak bir anlam arayışına davet eden, üstelik salgın temasının işlenmesiyle tam da bugünü anlatan bir roman...



74 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın